Şeyh-i San’an, zamanın piriydi... yüceliğine dair ne desem, hepsinden de üstündü, ileriydi.Haremde kemal sahibi dört yüz dervişiyle tam elli yıl şeyhlik etmişti...Dervişleri de aynen kendisi gibiydi... gece gündüz riyazat ta bulunurlar, bir an bile dinlenmezler, istirahat etmezlerdi.Hem ameli vardı, hem ilmi... meydandaki şeyleri de bilirdi, gizlileri de keşfederdi, sırlara da mahremdi.
Elliye yakın haccı vardı... bütün ömrünce umre eder dururdu...Namazının, orucununsa haddi hesabı yoktu. Hiçbir sünneti terk etmezdi.Huzuruna gelen yol kılavuzu erler, kendilerinden geçerler de öyle gelirlerdi.O mana eri, kılı kırk yarardı... kerametlerde de kuvvetliydi, rütbe ve makamlarda da.Kim hastalanır, bir gevşekliğe düşerse, nefesiyle iyileşir, kuvvetlenirdi.Hulâsa neşe çağında da, gam zamanında da halka rehberdi... âlemde bayrak gibi yücelmişti, şöhret bulmuştu.Kendisini, kendisiyle sohbet edenlerin ulusu görmekle beraber, birkaç gece biteviye bir rüya görüyordu:Haremden göçmüş, Rum ülkesinde yurt tutmuş; durmadan bir puta secde ediyor.
O âlemin uyanık eri, bu rüyayı görünce, “Eyvahlar olsun.” dedi, “Şimdicek Tevfikin Yusuf’u kuyuya düştü; yolumuz, aşılması güç bir bele çattı! Bilmem bu dertten canını kurtarabilecek miyim? İmanımı kurtarabilsem, canımı terk ederim ya!”
Bütün dünya yüzünde tek bir adam yoktur ki, yolda böyle bir sarp geçide rastlamasın!
Yoldaki bu sarp geçidi, bu aşılmaz beli geçer, aşarsa; yol kendisine aydınlanacak, gideceği yeri görecekti.Fakat o geçidin ardında öylece kalakalırsa, belalara uğrayacaktı... yolu uzayıp duracaktı.
Nihayet o bilgi sahibi üstat, dervişlerine dedi ki: “Bir işim düştü; Rum ülkesine hemencecik gitmem gerek... gideyim ki, şu düşün tabiri nedir, meydana çıksın.”
İtibar sahibi dört yüz derviş de ona uydular, beraberce yola düştüler!
Kâbe’den ta Rum ülkesinin bir ucuna kadar vardılar... bütün Rum diyarını baştan aşağı dönüp dolaştılar.Günün birinde bir yüce yapının önünden geçiyorlardı... üst kattaki bir pencerenin önünde bir kız oturmuştu.Ruhani sıfatlı bir gâvur kızıydı bu... Ruhullah yolunda yüzlerce bilgiye sahip olmuştu.Güzellik göğünün en yücesine varmış bir güneşti; ama zevali olmayan bir güneş!
Güneş onun yüzünün aksini görmüş, kıskanmıştı da civarındaki âşıklardan ziyade sararmıştı.Kim o dilberin zülfüne gönül verirse, zülfünün havasıyla zünnar bağlanır gider.
Kim o güzelin lâl dudağına can verirse, yola ayak basmaz, baş kor!
Sabah yeli, o zülüflerden misk kokusu elde etmekte... Rum ülkesi, o Hindu gibi siyah saçlar yüzünden kıvram kıvram kıvranmakta, Çin’e dönmekteydi!Gözleri âşıklara fitneydi... kaşları güzellikte tekti! Âşıkların yüzüne bir baktı mı, canlarını bakış eline alır, göz ucuyla kemer gibi kaşlarına düşürürdü! Kaşları ay yüzünde bir kemerdi... bütün halk orada yer yurt tutmuştu! Göz bebekleri dolandı da bir kerecik âşıklara baktı mı, yüzlerce insanın canını avlayıverirdi! Yüzü, o parlak saçların altında parıl parıl parlayan bir ateş parçasına benziyordu!
Suya kanmış lâl dudakları, bütün cihanı susuz bırakmıştı... mest nergislere benzeyen gözlerinin binlerce hançeri vardı! Söz, ağızına yol bulamamıştı ki... onun için ağzına dair söz söyleyenler; asla hakikati bilmemişlerdir, beyhude söylerler! Dudağı iğne gözü kadar küçücüktü, beline zülfü gibi zünnar bağlanmıştı.Çenesinde gümüş bir kuyu vardı... İsa’ya benziyordu; sözü canlıları, ölüleri diriltmekteydi.Çenesindeki kuyuya yüz binlerce Yusuf’un gönlü, kanlara gark olarak baş aşağı düşüp gitmişti.
Yüzünde güneş parlaklığı vardı... siyah saçlarını bu parlak yüze peçe yapmıştı.Gâvur kızı peçesini açınca, Şeyh kemiklerine, iliklerine kadar ateşlere yandı.Peçe altından yüzünü gösterince, adeta saçının bir teliyle Şeyh’e yüzlerce zünnar kuşattı.Şeyh ilerisini düşünmüyor değildi. Fakat o güzelin aşkı da bir kere yapacağını yapmıştı.Şeyh tamamıyla elden ayaktan çıktı, ele avuca sığmaz oldu.Orası sanki ateşlerle doluydu, o da ayağıyla gitmiş, kendini ateşlere atmıştı.Varı yoğu tamamıyla yok oldu... gönlü, sevda ateşiyle dumanlar içinde kaldı.Kızın sevgisi can ülkesini yağmalamış... zülfünden imana küfürler yağdırmıştı!Şeyh imanını verdi, Hıristiyanlığı kabul etti... takvayı sattı, rezilliği satın aldı!
Aşk, canına, gönlüne üst oldu... sonunda Şeyh gönlünden ümidini kesti... canına doydu.
“Can gittikten sonra gönlü ne yapayım? Hıristiyan kızına gönül vermek, ne de güçmüş.” dedi.
Dervişler onu böyle perişan bir halde görünce hepsi de işi anladılar, iş işten geçtiğini bildiler.Onun bu haline şaşırıp kaldılar; başlarını önlerine eğdiler; ne akılları kaldı, ne fikirleri! Bir hayli öğüt verdiler, ama fayda etmedi. Olacaklar olmuştu; iyileşmesine imkân yoktu.Ona öğüt verenin öğüdü tesir etmiyordu... çünkü derdinin dermanı yoktu ki! Perişan âşık, nasıl olur da söz dinler? Dermanı bile yakıp yandıran dert, nasıl olur da dermanı kabul eder? O upuzun günde Şeyh, ta akşama dek ağzı açık hayran bir halde, gözlerini pencereye dikti... öylece bakıp kaldı!
Karanlık gece, zülfü gibi etrafa yayılınca, sevgilinin yüzü günahlarla küfre dalıp gizlenince...Yıldızların her biri bir ışık yakınca, Pir’in gönlünü güneşin hicranı kapladı...
O gece, sevgisi birken yüz oldu... hulâsa tamamıyla kendisinden geçti gitti! Kendisinden de vazgeçti, âlemden de... başına topraklar saçtı, feryat ve figana koyuldu.Bir an bile ne uykusu kaldı, ne kararı... sevgiden kıvranmakta, ağlayıp inlemekteydi.
Diyordu ki: “Yarabbi, bu gecenin gündüzü yok mu... yoksa feleğin ışığı olan güneşin ziyası mı kalmadı? Nice geceleri riyazatla geçirdim... fakat kimsecikler böyle bir geceden nişan bile vermedi.Mum gibi yanıp yakılmadan ne uykum kaldı, ne rahatım... ciğerime serpecek gönül kanımdan başka bir suyum kalmadı.Bu hararetten, bu yanıştan mum gibi erimedeyim... beni adeta gece yakıyorlar... gündüz öldürüyorlar! Bu gece yüzlerce baskına uğramadayım... bilmem gündüzüm nasıl geçecek? Kimin bir gececik böyle bir gündüzü olursa, işi gücü gece gündüz ciğerler dağlamak, yanıp yakılmaktır! Gece gündüz hayli hararetlere düştüm... fakat gündüzüme bu gece eriştim!
Beni yarattıkları gün, meğerse bu gece için yaratmışlar! Yarabbi, bu gecenin gündüzü yok mu?Feleğin mumu yanmayacak mı? Yarabbi, bu gecede bunca alametler var... yoksa kıyamet günü bu gece mi ki? Yoksa ahımdan güneş mi söndü... yoksa sevgilimi görüp utandı da gizlendi mi? Gece onun saçları gibi uzun, onun saçları gibi kara... yoksa bu benzerlik olmasaydı, yüzünü görmediğimden mutlaka şimdiye kadar yüz kere ölürdüm ben! Geceleyin, bütün gece aşk sevdasıyla yanmaktayım... sevginin hücumuna karşı durmaya takatım yok! Ömür nerde? Tutayım da sevgilimi öveyim... yahut muradıma ulaşmak için feryatlara koyulayım...
Sabır nerde? Tutayım da ayağımı eteğime çekeyim... yahut da erler gibi erleri bile yıkan koca şarap kadehini çekeyim...Baht nerde ki, uyanmaya bir ayak diresin, uyanıp kalksın... yahut onun sevgisindeki halimi görsün de bana yansın, ağlasın! Akıl nerde ki, bilgimi ele alayım, yahut düzenler düzeyim, fikirlerde bulunayım da aklımı toplayayım.El nerde ki, yolunun topraklarını başıma saçayım... yahut da topraklarla kanlara bulanmış kalmışken kalkayım, başımı kaldırayım! Ayak nerde ki, gene sevgilinin civarını arayayım... göz nerde ki, gene sevgilinin yüzünü göreyim.Sevgili nerde ki, derdime acısın, merhamete gelsin... dost nerde ki, bir an olsun gelsin de elimi tutsun! Gün nerde ki, feryat ve figanlar edeyim... akıl nerde ki, akıllıca bir işe girişeyim? Akıl da gitti, sabır da gitti, sevgili de... bu ne aşktır, bu ne derttir, bu ne iş?”
Bütün dostlar, feryadını duyup gönlünü almak için başına toplandılar.
Bir dostu, “Ey uluların şeyhi, kalk... bu vesveselerden yıkan, arın, arın.” dedi.
Şeyh ona, “Bu gece ciğer kanıyla yüzlerce defa yıkanıp arındım a bihaber.” diye cevap verdi.
Bir başkası, “Ey ihtiyar pir, bir hata ettiysen, geldi geçti... tövbe et.” dedi.
Şeyh ona da, “Namustan, halden tövbe ettim... şeyhlikten, olmayacak şeylerden tövbe ettim.” diye cevap verdi.
Başka biri dedi ki: “Tesbihin nerde... işin tesbihsiz nasıl düzelir?”
Şeyh dedi ki: “Belime zünnar bağlayabilmek için elimden tesbihi attım!”
Başka biri dedi ki: “Ey sırlara agâh olan, kalk, aklını başına al da namaza dur!”
Şeyh dedi ki: “O sevgilinin mihrap olan yüzü nerede ki? Onun yüzünü görmedikçe namazım ne işe yarar?”
Bir başkası dedi ki: “Bu sözler niceye bir? Kalk, davran... halvete git de Tanrı’ya secde et!”
Şeyh dedi ki: “Eğer put gibi güzel olan sevgilimin yüzü burada olsaydı, tapısında secde etmem ne hoştu!”
Bir başkası dedi ki: “Hiç pişman olmayacak mısın? Bir an olsun Müslümanlık derdine düşmeyecek misin?”
Şeyh dedi ki: “Bundan daha artık pişmanlık mı olur... neden bundan önce âşık olmamışım ki?”
Başka biri, “Şeytan yolunu vurdu... ansızın gönlüne azgınlık okunu attı.” dedi.
Şeyh, “Yolumuzu vurup kesen şeytan, ne de güzel vurup kesmekte... bizi ne de güzel azdırmakta. Söyle, vursun, durmasın.” dedi.
Başka biri, “Bu işi durup anlayan, bu pir nasıl azdı diye hayretlere düşer.” dedi.
Şeyh, “Ben addan sandan çoktan geçtim... ar, namus şişesini çoktan taşa çaldım.” dedi.
Bir başkası, “Eski dostlar sana incindiler, yürekleri yarıldı.” dedi.
Şeyh, “Gâvur kızının gönlü razı olsun da... şunun bunun incinmesine aldırış bile etmem.” dedi.
Başkası, “Dostlarla düş kalk... hadi, bu gece tekrar Kâbe’ye gidelim.” dedi.
Şeyh, “Kâbe olmazsa, kilise hazır ya... ben Kâbe’nin akıllısıyım, kilisenin sarhoşu.” dedi.
Başka birisi, “Hemencecik yola düş... Harem’de otur, özürler dile.” dedi.
Şeyh, “Benden el çek... başımı o sevgilinin eşiğine koyup özürler dilemek isterim.” dedi.
Başka birisi, “Yolda cehennem var, aklı başında olan kendisini cehenneme atmaz.” dedi.
Şeyh, “Cehennem yoldaşım olsa, yedi cehennem bile bir ahımdan yanar, yakılır.” dedi.
Bir başkası dedi ki: “Cennet ümidiyle bu kötü işten vazgeç, tövbe et!”
Şeyh dedi ki: “Yüzü cennete benzeyen sevgili olduktan sonra, bana cennet lazım olsa bile bu civar yeter!”
Başka biri dedi ki: “Tanrı’dan utan... Ulu Tanrı’dan hayâ et!”
Şeyh dedi ki: “Beni bu ateşe Tanrı attı... kendi kendimi nasıl kurtarabilirim?”
Bir başkası da dedi ki: “Yürü, rahat otur... yeni baştan imana gel, mümin ol!”
Şeyh ona da, “Ben şaşırmış kalmıştım... benden küfürden başka bir şey isteme... kâfir olandan iman arama.” diye cevap verdi.
Şeyh’e söz geçmeyince, dervişler iyileşmeyeceğini anlayıp meyus oldular... Gönülleri kan kesildi, kan deryası dalgalandı. “İşin sonu ne olacak, bakalım perdenin ardında ne var?” dediler.
Nihayet gün Türk’ü, altın kalkanını gösterip gece Hindu’sunun başını kılıcıyla kesince...Ertesi gün olup bu gururla dolu olan dünya, güneş kaynağından nurlanınca Halvetlere giren Şeyh, sevgilinin civarına yöneldi... o mahallenin köpekleriyle arkadaş oldu.Yolunun toprağında itikâfa niyetlendi... onun ay yüzünü görünce ölüye döndü.Bir aya yakın bir zaman, gece gündüz oralarda kaldı, onun güneşe benzeyen yüzünü görmek için dayanıp bekledi.Sonunda sevgilisini göremediğinden hastalandı... fakat eşiğinden başını kaldırmadı.O güzelin mahallesinin toprağı, yatağı olmuştu... kapısının eşiği yastık kesilmişti.Orayı bırakmak elinde değildi ki. Kız, Şeyh’in kendisine âşık olduğunu anladı.
Fakat anlamazlıktan geldi de dedi ki: “Ey Şeyh, neden böyle kararsız bir hale düştün?
Zahitler, nasıl olur da şirk şarabından sarhoş olurlar; nasıl olur da Hıristiyanların mahallesinde otururlar? Şeyh zülfümü ikrar edecek olursa, her an bir divaneliğe düşer.”
Şeyh dedi ki: “Görüyorsun ya... nasıl zebun olmuşum; gönlümü çaldın gitti.Nazdan, kibirden vazgeç... âşıkım, ihtiyarım, garibim... şu halime bir bak! Ya tekrar bana gönlümü ver, yahut benimle hemdem ol... niyazımı gör de bu kadar nazlanma! Güzelim, aşkım serseri değildir benim... ya başımı tenimden ayır, ya bana lütfet! Hükmedersen, canımı bile veririm... dilersen, yeni baştan canımla oynar, gene sana feda ederim.Ey dudağıyla zülfü, kâr ve ziyanım olan; ey yüzüyle civarı, maksadım, maksudum kesilen sevgili.Gâh zülfünün parlaklığıyla beni yakma... gâh sarhoş gözlerinle beni uyutma.Senin yüzünden gönül ateşlere düştü.
Göz bulut kesildi... senin yüzünden kimsesiz, dostsuz, sabırsız ve kararsız kaldım! Canım, sevgili, sensiz bütün cihanı sattım... aşkınla bir bak, nasıl kesem bomboş, nasıl kesemi büzüp kapatmışım! Gözümden yağmur gibi yaşlar yağmada... sensiz gözümde ancak gözyaşları var! Elimle öyle bir gönül avladım, gözümle öyle bir gönül gördüm ki, kimseler bulamadı, kimseler göremedi.Gönülden çektiğimi kimseler çekmedi, kimseler duymadı! Gönlümde gönül kanından başka bir şey kalmadı... gönlüm de bitti tükendi, ne vakte kadar gönül kanını içip durayım? Bu yoksulun gönlünü bundan fazla paralama... onu bundan ziyade tekmeleme, çiğneme! Ömrüm beklemekle geçti... bir vuslat el verecekse, zamanla beklemek gerek!
Her gece cana pusu kurmada, civarında canımla oynayıp durmadayım.Yüzüm kapının toprağında... böylece can vermedeyim... toprak pahasına canımdan geçip gitmedeyim.Kapında ne vakte kadar ağlayıp inleyeyim? Aç kapıyı... bir an olsun beni kendine hemdem et! Sen bir güneşsin... senden nasıl ayrılabilirim? Ben bir gölgeyim, sensiz nasıl durabilirim?Gölgeye benziyorum ama, kıvranıp kıvrılarak güneş gibi pencerene vurmadayım.Ben bir aklını yitirmiş âşıkım... başını aşağı çeker, görünmezsen, yedi kat göğü birbirine katarım, altüst ederim! Şu toprak canımla yanıp durmadayım... canımdaki ateş âlemi parlatmada!Aşkına düşeli ayağım balçığa saplandı... iştiyakınla gönlümü ele aldım; böylece kalakaldım! İsteğinle can vermedeyim; ey dermanım sevgili, nihayet bir an olsun beni huzura, istirahata eriştir, bana derman et!”
Kız, “A yıl yaşamış koca kişi, utan... sen gayrı kendine kâfur ve keten tedarikine bak! Nefesin soğuk... benimle hemdem olma... ihtiyarlamışsın, canınla oynamaya kalkışma! Benim sana yüz vermemdense, senin kefen tedarikine düşmen daha yeğ! Şimdi sen bir lokma ekmeğe muhtaçsın... âşık olamazsın sen, vazgeç bu sevdadan! Sen nasıl olup da padişahlığa konacaksın? Karnını doyurmaya bir dilim ekmek bile bulamıyorsun!” dedi.
Şeyh dedi ki: “Sen bana bu çeşit yüz binlerce laf söylesen, benim aşkından başka bir işim gücüm yok.Âşıklık gence ihtiyara bakmaz ki! Aşk hangi gönüle değerse, o gönlü paralar!”
Kız, “Eğer sen bu işin eriysen, dört şeyden birini yapmalısın.Ya puta secde edersin, ya Kur’an’ı yakarsın... ya şarap içersin, yahut da imanından geçersin.” dedi.
Şeyh “Şarap içmeyi kabul ettim; öbür üçüyle işim yok benim.Güzelliğini seyrede ede şarap içerim, ama öbür üç işi yapamam.” dedi.
Kız dedi ki: “Bu işe sağlam yapıştıysan, Müslümanlıktan el yumalısın.Sevgilisiyle aynı renge boyanmayanın sevgisi renkten, kokudan başka bir şey değildir!”
Şeyh, “Ne dersen, yaparım... ne buyurursan, yerine getiririm.Ey gümüş bedenli sevgili, ben senin kulağı küpeli bir kulunum... zülfünü kulağıma küpe yap!” dedi.
Kız, “Peki,” dedi... “hadi kalk, gel de şarap iç. Şarap içince coşacaksın, neşeleneceksin.”
Şeyh’i muğların yurduna götürdüler; dervişler feryad ve figan ederek kalakaldılar!Şeyh bir de baktı ki, yepyeni bir meclis... güzelliği son haddinde bir ev sahibi.Aşk ateşi, suyunu kuruttu, işini bitirdi... Hıristiyan kızının zülfü, ömrünü elden aldı! Ne bir zerre aklı kaldı, ne bir zerre fikri! Orada öylece susakaldı, dalıp gitti! Sevgilisinin elinden şarap kadehini aldı, içti... işinden gücünden vazgeçti!Şarapla sevgilinin aşkı birleşince, o ay yüzlüye sevgisi birken yüz bin oldu.Şeyh eskiden beri şarap içermiş gibi, oradaki rintleri seyredip sevgilinin lâl dudaklarını, hokka gibi ağzını gülümser görünce canına bir iştiyak ateşidir düştü... kanlı gözyaşları, kirpiklerinden damlamaya başladı.
Bir kadeh şarap daha istedi, aldı, içti. Sevgilinin zülfünün bir halkasını kulağına küpe yaptı.Şeyh’in yüzlerce kitabı vardı, hepsini din için yazmıştı, hepsi hatırındaydı... Kur’an’ı da ezbere bilir mahir bir hafızdı.Fakat şarap kadehten vücuduna döküldü mü, hepsinin manası gitti, kuru sözleri kaldı! Aklında ne varsa hepsini unuttu. Şarabı içince aklını yele verdi gitti! Şarap, gönlünde eskiden kalma ne varsa hepsini yudu, eritti! Yalnız o sevgilinin güç tahammül edilir aşkı kaldı, başka ne varsa gitti, tertemiz oldu! Şeyh sarhoş olunca aşkı üst oldu, ruhu deniz gibi dalgalanmaya başladı.O güzeli de elinde şarap kadehi, sarhoş bir halde görünce büsbütün elden avuçtan çıktı.Şarap içmeyi bir yana bıraktı, kızın boynuna sarılmak istedi.
Kız dedi ki: “Sen bu işin eri değilsin... âşıkım diye davaya kalkışıyorsun ama, laftan ibaret bu!
Aşk yolunda ayağın pekse... o büklüm büklüm saçların yoluna düştüysen zülfüm gibi kâfirliğe ayak bas... çünkü aşk, serserice bir iş değildir.Takva ile aşk uyuşamaz. Aşkın sonu kâfirliktir, bunu unutma! Kâfirliğime uyar, benim gibi kâfir olursan, kolunu boynuma dolar, beni kucaklarsın.Yok... kâfirliğe uymaz, imanından vazgeçmezsen; kalk, yürü... işte sopan da buracıkta, aban da!”
Şeyh âşık olmuştu, pek düşkün bir hale gelmişti... gafletle gönlünü kaza ve kadere teslim etmişti.Sarhoş değilken bile, bir an olsun varlığına yapışmamıştı.Şimdiyse hem âşıktı, hem sarhoş; tamamıyla kendisinden geçmişti artık.Kendisine gelemedi, rezil rüsva olup gitti. Kimseden perva etmedi, Hıristiyanlığı kabul etti.Şarap epeyce yıllanmıştı, onu iyice kendisinden geçirmiş, pergele döndürmüştü.Âşık ihtiyardı, şarap yıllanmış, aşksa terütaze... sevgilisi de oracıktaydı. Artık nasıl sabredebilirdi ki? O ihtiyar tamamıyla harap oldu, tamamıyla sarhoş oldu... bir insan hem sarhoş, hem de âşık olursa, nasıl olur? Tamamıyla elden çıkar!
Dedi ki: “Ey ay yüzlü, kudretim kalmadı, âşıkım... benden daha ne istiyorsun, söyle! Aklım başımdayken puta tapmadım ama, şimdi sarhoşum... sarhoşken putun önünde Mushaf’ı bile yakarım.”
Kız, “İşte şimdi bana layık bir er oldun... Allah rahatlık versin; tam benim harcım bir adam kesildin! Bundan önce aşkta hamdın, ham. Artık iyice otur, istirahat et... çünkü nihayet piştin” dedi.
Hıristiyanlar, öyle bir şeyhin onların yolunu tuttuğunu duyunca Şeyh’i sarhoş sarhoş kiliseye götürdüler, zünnar kuşanmasını söylediler.Şeyh zünnarı kuşanınca hırkayı ateşlere atıp yaktı, Hıristiyan oldu.Dininden döndü; ne şeyhliği hatırladı, ne Kâbe aklına geldi.Bir genç kızın aşkıyla bunca yıllık sağlam imandan vazgeçti gitti.
Dedi ki: “İşte olanlar oldu, azdım... yolumdan çıktım. Bir Hıristiyan kızının aşkı, bana yapacaklarını yaptı.Bundan sonra daha ne dersen de... emrine uyayım. Bundan beter daha ne varsa söyle, onu da yapayım.Aklımın başımda olduğu gün puta filan tapmadım ama, seni görüp sarhoş olunca taptım işte!”
Nice kişiler vardır ki, şarap yüzünden dinlerini terk ederler... şüphe yok ki, kötülüklerin aslı olan şarap bu işi yapar!
Şeyh kıza, “Sevgili, daha ne kaldı? Dediklerinin hepsini kabul ettim, yaptım.Sevginle şarap içtim, puta taptım. Benim aşktan gördüklerimi kimseler görmemiştir! Kim benim gibi aşktan çıldırır? Aşk, öyle bir şeyhi nasıl olur da böyle rüsva eder? Elli yıla yakın bir zamandır ki, gönlümde sır denizi dalgalanıp duruyordu.Derken aşkın bir zerresi, gizlendiği yerden sıçrayıp çıktı... bizi, ta takdir levhine kadar sürükledi! Aşk, bu çeşit nice hırkayı zünnar haline sokmuştur da, sokar da! Aşk ebcedini okuyan, Kur’an cüzlerini okumuş, pişmiş demektir... aşka düşüp sevgiyle başı dönmüş olan, gayb sırlarını bilmiş, anlamıştır.Her neyse... bunların hepsi geldi geçti... şimdi söyle bakalım, sen bizi ne vakit vuslatına nail edeceksin? Asıl olan senin vuslatındır... o yapı adamakıllı kurulmuş, esaslı bir yapıdır... her ne yaptımsa, vuslat umduğumdan yaptım.Vuslat istiyorum, seninle aşina olmayı diliyorum... bu ayrılıkla niceye bir yanayım?” dedi.
Kız gene dedi ki: “Ey tutsak ihtiyar, benim mehrim çok ağır. Sense pek yoksulsun! Ey bir şeyden haberi olmayan, buna altın lazım, gümüş lazım. Gümüş olmadıkça nasıl olur da işin altın gibi parlar? Paran yoksa, başını al, git... ey koca kişi, benden bir nafaka al, düş yola! Tez yürüyen güneş gibi tek ol... ercesine sabret, er ol!”
Şeyh dedi ki: “Ey selvi boylu, gümüş bedenli, ne de ahdinde duruyorsun ya! A güzel sevgili, senden başka kimim, kimsem yok... bu çeşit sözleri bırak artık.Her an yeni bir tarzda beni aldatıyorsun... her an bir başka çeşit başından savuyorsun! Her ne yaptımsa, sensiz adeta kendi kanımı içtim... ne işte bulunduysam, senin için bulundum.Aşkının yolunda neyim varsa terk ettim... ne küfrüm kaldı, ne imanım... ne kârım kaldı, ne ziyanım! Beni niceye bir bekletip kararımı elden alacaksın? Böyle kararlaştırmadık mı, beni vuslatına erdirmeyecek misin? Bütün dostlar beni terk etti... hepsi de canıma düşman kesildi! Sen böyle harekette bulunuyorsun, onlar da öyle. Peki ben ne yapayım? Ne gönlüm kaldı, ne canım... ben ne işleyeyim? Ey İsa yaradılışlı, yalnız cennete girmektense, seninle cehenneme girmek daha hoş!”
Nihayet Şeyh, tam ona layık bir adam olunca o ay yüzlü de onun derdine acıdı, yüreği yandı.
Dedi ki: “Ey henüz istediğim gibi pişmeyen âşık, artık mehr işini de bitirelim... tam bir yıl durup dinlenmeden domuzlarımı gütmek gerek! Yıl bitti mi, sana varırım... neşeli günlerimizi de, dertli zamanlarımızı da beraber geçiririz... bir arada yaşar gideriz!”
Şeyh, sevgilinin hükmüne itiraz etmedi. Çünkü sevgilinin hükmünden baş çeken, sevgilinin hiçbir sırrına eremez.Kâbe piri, uluların şeyhi, gidip tam bir yıl domuz çobanlığı etti.Herkesin içinde yüzlerce domuz vardır ha... ya domuzu yakıp yandırmalı, ya zünnari kuşanıp kuru davadan vazgeçmeli! Ey adam olmayan, sen bu tehlikeye yalnız o ihtiyar şeyh mi düştü sanırsın! İçindeki domuzdan haberin yoksa, mazursun ama yol eri değilsin! Bu tehlike herkesin içinde... insan yola girdi mi, başını çıkarır, görünür! İş eri gibi yola ayak bastın, yola düştün mü, yüz binlerce put görür, yüz binlerce domuz görürsün! Aşk ovasında domuzu öldür, putu yak... bunları yapamazsan, Şeyh gibi aşka düş, rüsva ol!
Şeyh Hıristiyanlığı kabul edince, Rum ülkesinde bir gürültüdür koptu! Onunla düşüp kalkanlar, şaşırıp kaldılar... onun bu hali yüzünden adeta canlarından oldular.Tutkunluğunu görünce dostluğundan vazgeçtiler... onu terk etmeye karar verdiler.Hepsi de onun kötü bahtından kaçtı... onun derdiyle başına topraklar saçtı.
İçlerinde anlayışlı bir dost vardı, kalkıp huzuruna gelerek dedi ki: “Ey kötü işlere düşen.Biz bugün Kâbe’ye dönüyoruz. Hükmün ne? gönlündekini söyle bana! Ne diyorsun? Hepimiz senin gibi gâvur mu olalım... kendimizi rezillik mihrabı mı edelim? Seni böyle görmeye tahammül edemiyoruz... onun için seni bırakıp buradan kaçıyoruz.Bari Kâbe’de itikâfa girip oturalım da şu gördüklerimizi görmeyelim!”
Şeyh dedi ki: “Benim canım ateşler içinde... nereye gidecekseniz hemen gidin, hiç durmayın! Ben hayatta oldukça, bana kilise yeter... Hıristiyan kızı canıma canlar katmada... o bana kâfi! Siz hürsünüz... bu işi bilmezsiniz. Burada böyle bir işe düşmediniz ki! Sizin de başınıza bir an olsun, böyle bir şey gelseydi, her dertte bana hemdert olurdunuz.Aziz yoldaşlarım, siz geri dönüyorsunuz... ben başıma daha neler gelecek, bilmiyorum ki! Beni sorarlarsa, doğrusunu söyleyin. O elden ayaktan düşmüş olan, o başı dönüp duran nerde derlerse, gizlemeyin!
Deyin ki: Gözleri kanlarla dolu, ağzı zehirler içinde... kahır ejderhasının ağzına düştü; orada kaldı! O İslam pirinin kaza ve kader yüzünden uğradığı şeylere âlemde hiçbir kâfir razı olmaz.Uzaktan ona bir Hıristiyan kızını gösterdiler... akıldan da vazgeçti, dinden de, şeyhlikten de! O kızın halka gibi zülfü, boynuna geçti... bütün halkın diline düştü! Eğer biri beni kınarsa, deyin ki: Bu yolda niceler bu çeşit tehlikelere uğrar, niceler kayıp düşer! Bu öyle bir yoldur ki, bu yola gidebilecek ne bir ayak vardır, ne bir baş! Kimse bu yolda hileden, tehlikeden emin olmasın!”
Şeyh bu sözleri söyleyip dostlarından yüz çevirdi... domuz çobanı, domuzlarının yanına koştu! Dostlar derdiyle bir hayli ağladılar... dönüp dönüp arkasından baktılar.Nihayet Kâbe’ye yöneldiler... yürekleri yanıyor, tenleri eriyordu.Şeyhleri Rum ülkesinde yapayalnız kalmıştı... dininden dönmüş, imanını yele vermiş, Hıristiyan olmuştu.O azizler hareme varınca ağızlarını yumdular, kimseye bir şeycik söylemediler.Şeyhlerinin halini söylemeye utandılar... her birisi bir bucakta gizlendi!
Şeyh’in Mekke’de dirayetli bir dostu vardı. Şeyh’e teslim olmuş, her şeyden el yumuştu! Pek gözü açıktı... iyi bir kılavuzdu. Şeyh’i ondan iyi anlayan, bilen yoktu.Şeyh Mekke’den giderken, o orada değildi.Gittiği yerden dönüp gelince halvet bucağında Şeyhini bulamadı.
Dervişlere “Ne haldedir, ne oldu?” diye sordu. Şeyh’in başına gelenleri tamamıyla anlattılar.Kaza ve kaderin başına getirdiği halleri söylediler.
Dediler ki:“Bir Hıristiyan kızı, onu saçının bir teliyle bağladı... iman yolunu her taraftan kesti! Şimdi zülüfle, benle aşk oyunu oynamada... hırka yandı, iyileşmesine imkân kalmadı.İbadetten tamamıyla el yudu... şimdi, şu anda domuz çobanlığı yapmada! Şimdi o dertlere düşen ulunun belinde ucunda haç asılı bir zünnar var! Şeyhimiz din yolunda nice ibadetler etti, ama şimdi onu tanıyamazsın, eski bir gâvurdan ayırt edemezsin!”
Derviş, bu olayı duyunca hayretlere düşüp yüzü sarardı, yaslara büründü! Dervişlere dedi ki: “Ey eteği bulaşık kişiler, vefakârlıkta ne ersiniz siz, ne avrat! İnsana kara gün dostu gerek. Dost, böyle günde işe yarar.Siz Şeyhinize dostsanız, neden ona yardım etmeyi her şeyden üstün tutmadınız? Mademki Şeyh, eline zünnar aldı... hepinizin zünnar kuşanması gerekti.Dileyerek ondan ayrılmamalıydınız... hepinizin de onunla beraber Hıristiyan olması lazımdı.Utanın, bu mu dostluğunuz sizin? Bu mu hak hukuk göstermeniz, bu mu vefanız?Bu, ne dostluk, ne de vefakârlık... yaptığınız iş, münafıklıktan başka bir şey değil! Dostuna dost olan, ondan ayrılmayan kişinin, dostu gâvur olsa, beraberce gâvur olması lazım! Dost, kötü günde belli olur... iyi gündeyse yüz binlercesi bulunur.Şeyh ejderhanın ağzına düşünce, demek ki hepiniz ad san kaygısına düştünüz, onu bırakıp kaçtınız ha! Aşk, zaten kötü ad san üstüne kurulmuş bir yapıdır. Kim bu yoldan baş çekerse, bu çekilişi hamlıktandır.”
Bu sözler üzerine hepsi de, “Söylediklerini daha önce ona kaç kere söyledik, hatta daha fazla da söyleyip onunla kalmaya azmettik... neşede, gamda onunla beraber bulunalım dedik...Zahitliği satalım, rezilliği alalım... dinden vazgeçelim, gâvur olalım diye kurduk.Fakat o iş bilen, düzen Şeyh hepimizin birer birer yanından uzaklaşmasını, geri dönmesini istedi.Bizim dostluğumuzdan bir fayda görmediğinden, bizi hemencecik geri döndürdü.Biz de hükmüne uyduk, döndük; işte sana da ahvalini anlattık, gizlemedik.” dediler.
Bunun üzerine o derviş, öbür dervişlere, “Pekâlâ... fakat eğer işiniz düzeninde olsaydı Tanrı tapısından başka varacak yeriniz olmaz; bütün varlığınızla o tapıya varır; Tanrı’ya yalvarıp yakarmada her biriniz, öbürünü geçerdi.Tanrı da sizi böyle kararsız bir halde görünce lütfeder, hemencecik Şeyh’i hidayete sevk eylerdi.Hadi Şeyhinizden çekindiniz, neden Tanrı tapısından da çekindiniz, neden Tanrı’ya niyazda bulunmadınız?” dedi.
Bu sözü duyunca hepsi de cevap vermeden âciz kaldı, hiçbiri utancından başını kaldırmadı! O derviş, “Bu utanmadan ne fayda? Mademki iş bu hale gelmiş... hemen kalkalım...Tanrı tapısına yüz tutalım; yalvarıp yakararak başımıza topraklar saçalım.Hepimiz kâğıt gömlekler giyelim; nihayet hep birden Şeyhimizi elde edelim.” dedi.
Hepsi de Arap diyarından Rum ülkesine gittiler. Gece gündüz itikâfa girdiler, gizlendiler.Hak kapısında her biri yüz binlerce feryada koyuldu. Gâh ağlıyorlardı, gâh şefaat diliyorlardı.Böylece tam kırk gün, kırk gece hiçbirisi durduğu yerden baş kaldırmadı! Kırk gün kırk gece hiçbirisi ne uyudu, ne dinlendi... ne ekmek yedi, ne su içti! O temiz kişilerin yalvarmasından göklerde bir gürültüdür koptu.Yücelerdeki yeşiller giyinmiş melekler de, aşağılardaki yeşiller giyinmiş melekler de libaslarını soydular, yasa daldılar, hepsi mor matem elbiseleri giyindiler!Nihayet, bunların saffına reis olan dervişin dua oku hedefe vardı.Kırk birinci gece o temiz derviş halvet bucağında kendinden geçti.Seher çağı miskler saçan bir yel esti... gözüne bir âlemdir göründü.Ay gibi Mustafa’yı gördü.Siyah saçlarını ikiye ayırmış, omuzlarına salmıştı.Güneşe benzer yüzü, Tanrı gölgesiydi; yüzlerce can âlemi, saçının bir teline vakfolmuştu.Salına salına yürümekte, gülümseyip durmaktaydı.Onu gören, derhal kendisini kaybederdi.
O derviş Mustafa’yı görünce yerinden kalktı, “Ey Tanrı Peygamberi,” dedi... “elimi tut! Tanrı için halka yol gösterirsin; Şeyhimiz yol yitirdi, ona yol göster!” Mustafa dedi ki: “Ey himmeti yüce derviş, yürü var... Şeyhini bağdan kurtardım.Yüce himmetin tesir etti... Şeyhini affettirdi.Ta eskiden Şeyh’le Tanrı arasında pek kara bir toz yoldan kalktı. Tövbe çağı geldi, suç çekilip gitti.
O tozu Şeyh’in yolundan giderdik, onu karanlıklarda bırakmadık.Şefaat için bir katrecik çiğ tanesi saçtım... onun bütün ömrüne yayıldı! O toz, şimdi yoldan kalktı; tövbe kabul edildi; günah ortadan kalkıp gitti...İyice bil ki, günahtan yüzlerce âlem olsa, bir tövbenin hararetiyle erir, yok olur... yoldan kalkar! Lütuf ve ihsan denizi dalgalanınca, erin de günahını mahveder, kadının da!”
Bu rüyanın sevinciyle dervişin aklı başından gitti... öyle bir nara attı ki, gökler güm güm inledi! Bağırıp çağırarak halvet bucağından çıktı; gözlerinden akan gözyaşları kanlarla bulanmaktaydı.Bütün dervişlere rüyasını anlattı; müjdeler verdi, yola düzüldüler.Dervişlerle ağlaya ağlaya koşmaktaydı. Domuz çobanı olan Şeyh’in bulunduğu yere kadar vardılar.Bir de gördüler ki, Şeyh ateşlere dönmüş... kararsız bir halde. Fakat bu kararsızlıkla hoş bir âlemde! Şeyh de dervişlerin tekrar geldiklerini, Tanrı’ya yalvarmaya koyulduklarını gördü.Şeyh çan sözünü ağzından atmış, zünnarı belinden çözmüştü.
Başındaki Hıristiyan külahını fırlatmış, gönlünü de Hıristiyanlıktan yıkayıp arıtmıştı.Şeyh uzaktan dervişleri görünce, kendisini onların yanında nursuz pirsiz görüp utancından üstündeki elbiseyi yırttı; aciz eliyle başına topraklar saçtı.Gâh bulut gibi kan ağlamaktaydı; gâh eliyle tatlı canını onların yoluna atmaktaydı.Ahından feleklerin perdesi yanıyor, tahassüründen vücudundaki kan, ateş kesiliyordu.Gönlündeki hikmet, esrar, Kur’an ve hadis bilgilerini tamamıyla yıkamışlardı.Şimdi bütün bunlar, tekrar bir uğurdan aklına gelmişti. Cahillikten, çaresizlikten tekrar kurtulmuştu.Kendi haline bakınca, secdelere kapanıyor, ağlayıp duruyordu.Gül gibi gönül kanlarına bulanmıştı... utancından terlere gark olmuştu! Dervişler onu bu halde görünce hem dertlere düştüler, hem neşelenip sevindiler.Hepsi de koştular, şükrane olarak canlarını vererek yanına gittiler.
Şeyh’e, “Ey sır perdesini açan, gene güneşinin üstünden bulut çekildi.
Küfür yoldan savulup gitti, iman gelip yerleşti... Kilisede puta tapan, Tanrı’ya tapar oldu.Ansızın kabul denizi dalgalandı; Peygamber sana şefaat etti.Şimdi şükredecek zaman... şükret Tanrı’ya; matemin sırası, yeri değil! Tanrı’ya şükürler olsun ki, kapkaranlık denizde güneş gibi bir yol açtı.Apaydın şeyi kapkara yapmaya gücü yeten Tanrı, bunca günaha karşılık tövbe nasip etti.Tanrı tövbeden bir ateştir parlattı mı, o ateş neyi bulursa yakar, yandırır, mahveder.” dediler.
Hikâyeyi kısa keselim; artık oradan yola düzülmek zamanıydı.Şeyh gusletti, tekrar hırkasını giydi; dervişlerle beraber Hicaz’a doğru yola düştü.
Bundan sonra, rüyasında o Hıristiyan kızın güneşin kucağına düştüğünü gördü.Güneş dile geliyor da, “Hemen Şeyh’in peşi sıra koş.Onun dinine gir, onun yoluna toprak ol... ey onu kirleten, yürü... onun yüzünden temizlen arın! O geçici aşkla senin yolunu tutmamıştı... şimdi sen de gerçek olarak onun yolunu tut.Hayli zamandır onun yolunu kesmiştin; şimdi ona yoldaş ol; niceye bir bu habersizlik, artık gerçeği anla.Onu yoldan çıkardın, şimdi de sen onun yoluna gir... o artık yola geldi, sen de ona yoldaş ol!” diyordu.
Bundan sonra, rüyasında o Hıristiyan kızın güneşin kucağına düştüğünü gördü.Güneş dile geliyor da, “Hemen Şeyh’in peşi sıra koş.Onun dinine gir, onun yoluna toprak ol... ey onu kirleten, yürü... onun yüzünden temizlen arın! O geçici aşkla senin yolunu tutmamıştı... şimdi sen de gerçek olarak onun yolunu tut.Hayli zamandır onun yolunu kesmiştin; şimdi ona yoldaş ol; niceye bir bu habersizlik, artık gerçeği anla.Onu yoldan çıkardın, şimdi de sen onun yoluna gir... o artık yola geldi, sen de ona yoldaş ol!” diyordu.
Hıristiyan kızı uykudan uyanınca gördü ki, gönlü güneş gibi nurlar saçmada.Gönlünde şaşılacak bir dert peydahlanmıştı. O dert, onu aramaya düşürmüş, kararsız bir hale getirmişti.Sarhoş canına bir ateştir düşmüştü... şimdi de gönlüne el attı, gönlü elinden çıktı! Kararsız canı, gönlüne ne tohum ekmişti; bu tohum nasıl bir meyve verecekti? Bilmiyordu ki! Bir işe düşmüştü ki, hemdemi yoktu. Kendisini şaşılacak bir âlemde gördü.Öyle bir âlem ki, orada hiçbir yol görünmemekte... dil tutulup kalmış, söze mecal yok! Bütün o naz ve naim içinde, ne şaşılacak şey ki, gözyaşları yağmur gibi yağmaktaydı!
Bir bağırdı, elbisesini yırtarak dışarıya koştu... başına topraklar saçtı, kanlar içinde koşmaya başladı.Dertli bir gönülle, kuvvetsiz bir bedenle Şeyh’in ve dervişlerin peşine düştü.Bulut gibi kanlara gark olmuş, koşup duruyor... nasıl koştuğunu, nasıl yol aldığını da bilmiyordu!
Ovada, çölde hangi yola gitmek gerek? Onu da bilmiyordu.Yalnız âciz, perişan bir halde ağlayıp inliyor, yüzünü sevine sevine topraklara sürüyor,
Feryat ederek, “Ey herkesin imdadına yetişen Tanrı, ben işten güçten kalmış, âciz bir kadınım.
Senin gibi birisinin yolunda yürüyen bir erin yolunu vurdum... fakat bilmiyordum, sen benim yolumu vurma.Kahır denizini köpürtme, yatıştır... bilmiyordum, yanıldım, suçumu ört! Yaptıklarıma kalma... bu yoksulun suçuna bakma... dine girdim, imana geldim, beni dinsiz bırakma! Ölüyorum, yardımcım bir kimsecik bile yok... senden, senin yüceliğinden başka feryardıma kimsecikler erişemez.” diyordu.
Şeyh’e içinden, “O kız Hıristiyanlıktan vazgeçti.Bizim tapımıza aşina oldu... şimdi işi, bizim yolumuza düştü.Geri dön... gene o putu bul... o put gibi güzel sevgilinle hemdem ol, derdine derman et!” diye ilham geldi.
Şeyh, derhal yel gibi yoldan döndü... gene dervişleri arasında bir gürültü koptu.Hepsi birden, “Başınla oynayış, tövbe ediş, bu yanıp yakılma neydi ki? Tekrar aşk oyununa mı girişeceksin... tövbe ettikten sonra gene binamazlıkta mı bulunacaksın?” dediler.
Şeyh, onlara kızın halini anlattı... bu sözü duyan, adeta canını terk etti.Şeyh ve dervişler geri döndüler... o güzelin bulunduğu yere kadar geldiler.Gördüler ki, kızın yüzü altın gibi sararmış... saçları yolun tozlarına bulanmış, görünmez olmuş.Baş açık, yalınayak... elbisesi yırtılmış... ölü gibi yeryüzüne serilmiş! O ay yüzlü, o yüreği yaralı güzel, Şeyhinin yüzünü görünce kendinden geçti.
Şeyh de o ay yüzlüyü aç susuz bir halde görünce, yüzüne gözlerinden sular serpti.O güzel, Şeyh’i görünce bahar bulutu gibi ağlamaya başladı.Gözü, ahdine vefa ediyordu... kendisini Şeyh’in eline, ayağına attı.
Dedi ki: “Senden utanıyorum, bu utangaçlık canımı yakmada... bundan böyle artık perde ardında yanamam.Gerçeği anlamak için perdeyi attım... bana Müslümanlığı telkin et de yola gireyim.”Şeyh, ona Müslümanlığı telkin etti. Dervişlerde bir gürültüdür koptu.O güzel yüzlü, gözyaşları saçarak, dalgalanıp coşarak şahadet getirdi.Nihayet o güzel, doğru yolu buldu... gönlü hakikatten haberdar olmuştu; gönlündeki iman zevkine ulaştı.Gönlü, o iman zevkiyle kararsız bir hale geldi... gam geldi, onun dertlerini teselliye koyuldu.
Kız dedi ki: “Şeyhim, takatım tak oldu; ayrılığa tahammülüm yok.Baş ağrısıyla dertle, kederle dolu olan bu topraktan gidiyorum; elveda ey âlemin şeyhi, elveda! Sözü kısa keseceğim... âcizim, affet, bana darılma.”
O ay yüzlü, bu sözleri söyleyip candan el çekti... zaten yarı canı kalmıştı; onu da canana teslim etti.Güneşi bulut altına girdi, gizlendi... yazıklar olsun, tatlı canı ondan ayrılıverdi! O, mecaz denizinden bir katreydi; gene geldiği hakikat denizine gitti! Hepimiz de yele benzeriz... şu dünyadan geçip gidiyoruz. O gitti, biz de hep gitmekteyiz! Aşk yolunda bunun gibi neler olur, neler... bunu, aşkı bilen bilir!
Ne söylerlerse, olağandır... bu yolda olur; rahmet, ümitsizlik, hile, eminlik... hepsi mümkündür.Nefis bu sırları işitemez... nasibi olmayan meydandaki topu çelemez.Bunu can, gönül kulağıyla işitmek gerek... balçıktan meydana gelen ten kulağıyla değil! Gönlün nefisle her an savaşıp durması pek çetinleşti... matem şiddetlendi... gene bir ağıt yak, gene bir feryat et!
Bu kıssa "Mantıku't-Tayr / Feridü'd-dîn Attâr" kitabından alıntı yapılmıştır.

YORUM